. : Duyurular :  Elif Şafak resmi web sitesi: http://www.elifsafak.com.tr / Elif Şafak’ın twitter adresi: http://twitter.com/Elif_Safak / Facebook: http://www.facebook.com/Elif.Shafak
    Elif Şafak´la yeni kitabı ´Şemspare´yi konuştuk. Şafak, yeni bir romana başlamanın sancıları içinde sorularımızı yanıtladı. ´Bence bir Türk yazarın hiç ama hiç politikayla ilgilenmemek...Devamı >>

  Elif Şafak´ın mart başında çıkan yeni romanı "Aşk" kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini aldı. Şafak önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların, geleneklerin, gö...Devamı >>



Yazılar
Kahramanlığın sıradanlığı

 

Kapitalist ahlâkın sorgusuz sualsiz içselleştirilmesiyle, hızla ve sebatla “büyük düşünenler”in ülkesine dönüşen Türkiye’de, “büyük düşünmek”ten fırsat bulabilirsek eğer, “küçük şeyler”e bakmaya başlamalıyız bir ara; “küçük” ve “sıradan” olanlara. Gündelik yaşamımızın iflah olmaz tekrarları, zihniyet tarihimizin derinlere kök salmış yapışkan kodları, bu küçük küçük noktacıklarda düğümlenmektedir zira. Ve ancak onları görüp göstermeyi başarabildiğimiz ölçüde ayırdına varabiliriz hem kendi içimizde, hem de dışımızda sürekli yeniden ve yeniden ürettiğimiz haksızlıkların, önyargıların ve kireçlenmiş düşünce kalıplarının.

 

Batı düşünce tarihinde, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, beklenmedik bir biçimde keşfedildi “sıradan” olanın önemi. Önce sıradanlığın olumsuzluğunun, korkutuculuğunun, boğuculuğunun farkına varıldı; sonra da her şeye rağmen içinde barındırdığı alternatif, muhalif damarların. İlk keşif, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Nazi toplama kamplarından geride kalan enkazın, dünya kamuoyunun bilgisine sunulmasıyla başladı. Nazizmin nasıl olup da bu kadar kısa zamanda, böylesine güç kazanabildiği sorusuna yanıt arayan araştırmacılar, bir müddet sonra büyük–kallavi–yapılara ve ideolojik aygıtlara bakmanın yanı sıra, küçük ve sıradan insanların hikâyelerine de dikkat etmeye başladılar. Nazizm’i içselleştiren, meşrulaştıran, daimi ve haklı kılanlar, bu kadar çok, böylesine masum olan, “sıradan” insanlardı. Önde gelen bir Nazi liderinin mahkemesinden sonra yazdığı makalesinde, benzer bir noktaya işaret etti Hannah Arendt. O güne değin, insanlığın başına gelen tüm felaketler gibi Nazizm’in de, şeytani zekâya sahip birtakım sinsi liderlerin fitne fücur planları uyarınca gelişip serpildiği düşünülmüştü. Yaşanan kötülüklerin temel sorumlusu “kötü kahramanlar”dı. Onları durduracak olanlarsa, “iyi kahramanlar”.

 

Oysa aralarında Hannah Arendt’in de bulunduğu çeşitli düşünürler, Nazizm’in yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya işleyen boyutlarına çektiler okurlarının dikkatlerini. Kötülüğün, dahiyane liderler ya da art niyetli kahramanlar üzerinden değil, bizatihi sıradan insanlar aracılığıyla anlaşılabileceğine işaret ederek. Orta sınıftan bir ev kadını, görevini layıkıyla yapmaktan başka gayesi olmayan bir istasyon şefi ya da vatanını canından çok seven iyi niyetli emir subayı.. bu sıradan ve masum insanlardı, zerre kadar sıradan, zerre kadar masum olmayan tehlikeleri canlandıran.

 

Sıradanlığımızı bu kadar tehlikeli kılan, içimizde uyuklayan kahramanlık arzusudur. Bekliyoruz. Kıymetimizin farkında olmayan şu tekdüze ve biteviye hayatın, bir gün aniden karşımıza eşsiz bir fırsat çıkararak, bizi biz olmaktan kurtarmasını umuyoruz. Büyük sonuçlara odaklanmış zihinlerimiz. Mesela bir kitap yazma arzusu varsa içimizde, öyle bir kitap olmalı ki bu, yayınlandığında yer yerinden oynamalı. Kitabın yaratacağı sonuçların büyüklüğünü düşünmekten, kendisini yazmaya ne zaman, ne de enerji bulabiliyoruz. Hayata geçirilemeden terk edilmiş projeler mezarlığı Türkiye. Daha önce hiç yapılmamışı, şimdiye değin hiç akıl edilmemişi, tamamen orijinal, bütünüyle bambaşka olanı arzulamaktan, herhangi bir şey yapmaya dahi fırsat bulamıyoruz. Ve bunca kilitlendiğimiz için büyüklük derdine, biz susarken konuşanları, biz miskinken harekete geçenleri de beğenmiyoruz. Onların yaptıklarını da yeterince “büyük” bulmuyoruz.

 

Oysa hayat devam ediyor bu arada kendi çarkında seyrederek ağır aksak. Ve o beklediğimiz eşsiz fırsat bir türlü çıkmıyor karşımıza. Fazla yaşlanmadan hemen evlenip, hemen çocuk doğurma arzularımızın ardında, bize tanınmayan kahramanlık fırsatını yakalama gayesi de var. Kimsenin kahramanı olamasak bile, kendi çocuklarımızın kahramanları olabileceğimizi biliyoruz içten içe. Bu yüzden işte, hâlâ en büyük kahramanlarımız, babalarımız. Ve hazırlıkları önceden yapılan babalar günü de, özünde bir sevgi göstergesi olmaktan çok, kahramanlığa methiye!

 

Çocukluğumda, tüm o şeker şerbet teyzeler–yengeler–ablalar–komşular taifesinin bana ve cümle yaşıtlarıma ısıta ısıta sormaya bayıldıkları üç adet temcit pilavı suali vardı; üçü de sevginin hâllerine dair. Bir; “Büyüyünce ne olacaksın?” İki; “En sevdiğin renk hangisi?” Üç; “Anneni mi daha çok seviyorsun, yoksa babanı mı?” Sorular ne kadar tanıdıksa, cevapları da o denli aşikârdı. Büyüyünce muhakkak büyük biri olacaktık. Doktorlar, mühendisler, öğretmenler büyüktü. En büyük büyükler onlardı malûm; daha azı bize yetmezdi. Renklerden kırmızıyı severdik en çok. Kırmızıyı sevmemek ihtimal dahilinde değildi. Bayrak rengiydi malûm; hem de kız çocuklarının tokalı ayakkabıları–okul çantaları–kalem kutuları ve tabii ki bayram kıyafetleri ağırlıklı olarak bu renkten seçilirdi. Üçüncü soruya gelince, onun cevabı çoktan belliydi: “İkisini de!” Kuyruğunu yutan yılan konuşmalarıydı 70’li yılların Türkiye’sinde, orta sınıf mahalle evlerinde, kadınlarla çocuklar arasında geçen konuşmalar. Kuyruğunu ağzında, sonunu başında taşıdığı için o yılan, zehirini içine akıtıyordu durmadan. Aynı kadınlar, aynı çocuklara, aynı soruları sordukça, daralıyordu çember; sondan başa doğru dönüp duruyorduk topluca. Çocukluğumda tüm o şeker şerbet teyzeler–yengeler–ablalar–komşular taifesinin yüzüne yüzüne söyleyemediğim üç adet temcit pilavı cevabım vardı; üçü de sevgisizliğin hâllerine dair: “Sözünü ettiğiniz meslekleri, renklerden kırmızıyı, ebeveynlerimden de babamı sevemedim bir türlü!”

 

“Tüm bunlardan bize ne? Bunlar fazlasıyla kişisel” diyorsanız eğer, hakkınız vardır muhtemelen. Ama işte toplumsal–kodaman–meseleler’e bakışımız, kişisel–küçümen–hikayeciklerimizden türediği hâlde, onları perdelemek üzere kullanılır genellikle. Büyük meselelere büyük itirazlar yöneltenlerin, tıpkı benim gibi, küçük küçük sebepleri vardır her zaman. Tek farkı, bunu dillendirmezler. Sansür, içimize işlemiştir bir kere. Ve büyüyünce çok büyük olmak gerektiğine inanan kuşaklar, ilk silleyi yedikten sonra Fortuna’dan, kahramanlık arzularını kendi içlerinde saklı tutarlar. Bir gün illâ ki günışığına çıkarmayı bekleyip, o gün gelinceye kadar kendi çocuklarına kahraman gibi görünmenin tadını çıkararak.

 

Çocukluktan bu yana adım adım kahramanlaştırdığımız babalarımız, alabildiğine sıradan insanlar. Ve sıradan olan her şeyde, masum olmayan bir yan var. Kötü kahramanların yerine iyilerini, yücelttiğimiz babalarımızın yerine yücelttiğimiz kocalarımızı koymayı sürdürdükçe bermutat devam edecek bu ataerkil sistem. Brecht isabetle işaret etmişti vaktiyle: toplumca ihtiyacımız olan şey, kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplumdur olsa olsa.

 

16.06.2002

 

İzlenme : 2144
Geri Dönmek İçin Tıklayın
www.elifsafak.com.tr      :                                                         © 2006 - 2017 www.elifsafak.us