. : Duyurular :  Elif Şafak resmi web sitesi: http://www.elifsafak.com.tr / Elif Şafak’ın twitter adresi: http://twitter.com/Elif_Safak / Facebook: http://www.facebook.com/Elif.Shafak
    Elif Şafak´la yeni kitabı ´Şemspare´yi konuştuk. Şafak, yeni bir romana başlamanın sancıları içinde sorularımızı yanıtladı. ´Bence bir Türk yazarın hiç ama hiç politikayla ilgilenmemek...Devamı >>

  Elif Şafak´ın mart başında çıkan yeni romanı "Aşk" kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini aldı. Şafak önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların, geleneklerin, gö...Devamı >>



Yazılar
Minder dirsekli kadınlar

 

Türk futbolunun son yıllarda geçirdiği köklü değişimler arasında, “sokak kutlamaları”nı da saymak gerek. Yakın zamanlara kadar, kalabalık ama tüm yüzlerin aşina olduğu, kamusal ama dışarıya kapalı mekânlarda yaşanan “futbol heyecanı” şimdi sokaklara, meydanlara, bulvarlara taşınmış durumda. Başı belirsiz, sonu bitimsiz konvoylar hâlinde dizilerek, rotasız ve telaşsız arşınlanıyor şehirler. “Sokağa çıkmak” ve “sokağın bir parçası olmak”, yepyeni bir meşruiyet kazandı aniden. Ancak bunca futbola, onca kutlamaya rağmen, sokak denilen o haritası kayıp, pusulası kırık mesken, hâlâ bir muamma pek çokları için. Yer yerinden oynasa dahi, sokakların kapıları kapalıdır kimi insanlara... Mesela, minder dirsekli kadınlara...

 

Orta sınıf mahallelerde, yan yana dizili apartmanların sokağa bakan pencerelerinde, ortası çukurlaşmış minderler durur. Gözü dışarıda, kulağı içeride kalmış minderler. Bir yanıyla dışarıya ait olan ama bir türlü içeriden ayrılamayan ve bu hâlleriyle iğreti bir denge tutturarak, yarısı emniyette, yarısı boşluğun tekinsizliğinde kalmış; yıpranmış, tarazlanmış, çiçekli minderler... Çiçeklere dirseklerini koyar kadınlar. Yaşları yoktur. Yaşları çoktur. Daha düne kadar sokakta oynadığı hâlde, birdenbire “yetişkin” addedilerek eve çağrılan, eve çekilen genç kızlar da vardır aralarında; oturdukları mahallelerin demirbaşı hâline gelmiş yaşlı kadınlar da... Yaşlar değişir, yüzler değişir, minderler değişmez. Ne fazla kabarık, ne de fazla yassı; her pencere içine rahatlıkla oturabilecek sûrette dikdörtgenimsi ve mütevazı... Saatler boyu vücutlarını zerrece oynatmadıkları hâlde gözbebeklerini ve saklı mimiklerini devamlı hareket ettirmeyi başararak, sokağı izler minder dirsekli kadınlar. Oyun oynayan çocukları, gelip geçen yayaları, yaygaracı seyyar satıcıları, ara yollardan kaçarak trafikten kurtulma gayretindeki arabaları, yokuş aşağı yuvarlanan bir plastik topu, miskin kedileri ve sokağın türlü türlü hâllerini seyrederler. Çünkü seyirlik bir şeydir sokak. Seyirlik bir eğlenceliktir; fazla yaklaşınca içine düşme tehlikesi olan uçurumsu bir güzellik, tekinsiz bir görselliktir modern hayatın çatal çatal damarlarında.

 

Modernleşme, gündelik hayatın kodlarının şehir kültürünün ibresine göre ayarlanmasını gerektirir. Şehirliliğin inşası da, sokakların olmazsa olmazlığını. Modernitenin vitrinleri, sokaklardır. Baudelaire’in şiirlerinde, bir yerden bir yere giderken mecburen geçip gidilen güzergâhlar değil, başlı başına birer karakterdir bulvarlar. Yoksulların gözlerinde o bulvarları ışıltılı kafelerden ve bu kafelerde oturan burjuva çiftleri de kendilerini seyreden aç ve meraklı gözlerden ayırır camlar. Tıpkı Fransız ve Rus modernleşmelerinde olduğu gibi, Osmanlı modernleşmesinde de, dayattığı tüm kodlar ve davranışlarla ete kemiğe bürünür sokaklar. Batılılaşmanın ateşli savunucularından Abdullah Cevdet’in sokağı bunca önemsemesi boşuna değildir. Onun da isabetle belirttiği gibi, “artık sokakta yürürken dahi, bir cemiyet içinde imişçesine davranmak gereği doğmuştur.”

 

Sokağın, her şeyden evvel insanların görüldüğü ve gördüğü bir yer hâlini alması, davranış kodlarının da yeniden tanımlanmasını getirir beraberinde. Sokakta nasıl yürümek ve nasıl giyinmek gerektiğini bilmek gerekir. Osmanlı son–Cumhuriyet erken dönem adab–ı muaşeret kitaplarında, sokak karşılaşmalarının böylesine uzun uzun anlatılması da tuhaf değildir o yüzden. Tuhaf olan, tüm bu adab–ı muaşeret kitaplarının, onları uygulama ve uyarlama ihtimali en az olan insanlar tarafından okunmasıdır. Balolarda nasıl reverans yapılacağı, trende yabancılarla nasıl selamlaşmak gerektiği, sokakta yürürken şemsiyeyi ne yöne doğru açmak icap ettiği... ve tüm kamusal mekânlarda nelerin icap ettiğini satır satır okuyarak belleyenler, bunları yaşamaktan alabildiğine uzak olan kadınlardır. Adab–ı muaşeret kitapları zaman içinde örselene örselene eriyip gitseler de, onların yerini alan fotoromanlar ve derken, televizyonlardaki pembe diziler de aynı “kamusal alan kodları”nı, o alanlara hiçbir zaman çıkmayacak, o mekânlara asla adım atmayacak olan kadınlara öğretmeyi sürdürmüşlerdir. Minder dirsekli kadınlar, hiç davet edilmeyecekleri balolardaki kuralları nasıl biliyorlardıysa bundan yüz sene önce; hiç gitmeyecekleri kıtalardaki aşk ilişkilerinden de şimdi gene öyle haberdarlar.

 

Haberdar olmadıkları şey, uzak kıtalar değil; bizzat içinde yaşadıkları şehirler.

 

Çünkü ancak sokaklarıyla bilinebilir bir şehir. Ancak sokaklarından geçerek, kaldırımlarını arşınlayarak, barındırdığı pislikleri ve güzellikleri, yabancı köklerini ve köksüz yabancılarını görerek bilinebilir bir şehir. Yoksa, senebesene sadece bildiğimiz yerlerden geçerek gördüğümüz yer, şehir değil; kocaman ve minnacık bir gettodur. Bu sebepten işte, şehirleri en iyi kent gezginleri bilir. Benjamin’in flaneur kelimesiyle anlattığı kent gezgini, rotasız, programsız, daimi bir yayadır; kıyıda köşede kalmış olan her şeye algıları sonuna kadar açık olan meraklı bir çocuk. Evleri merak eder ve içlerindeki insanların hikâyelerini. Duvarlarda solmuş yazıları okumaya çalışır ve bir de mezartaşlarını. Ama en çok insanı merak eder. İnsanların türlü türlü hâllerini. Onları görebilmek için adım adım arşınlar sokakları. İstese de duramaz bazen. Çünkü deniz gibidir sokaklar. Kendine doğru sürükler; içine çeker yolcularını...

 

Sokağın hâllerini merak, fertlerini ziyaret eden edebiyatçılar, sokağa sağır edebiyatçılardan keskin hatlarla ayrılırlar. Ne Necip Fazıl, ne Orhan Veli, ne Juan Goytisolo, ne Reşat Ekrem Koçu, ne Sait Faik, ne Walter Benjamin, ne Hüseyin Rahmi Gürpınar,... sokakları okumadan yazabilirdiler. Sokağın dilleri ve kültürleri, insanları ve ıssızlıkları yoğurdu her birinin eserlerini ve dünya görüşlerini. Yıllar boyu mütevazı evinde mercek parlatarak yazan ve her türlü iş teklifiyle birlikte, dış dünyanın çağrılarını da geri çeviren Spinoza’dan alabildiğine farklıydılar. İnsana duydukları merakı yitirmemişlerdi mesela; ve meraklı oldukları kadar da, huzursuzdular galiba. Bu sayede arayabildiler. İnsanlar ve sokaklar ve hayatlar boyu gezdiler.

 

Sokağın dillerini konuşabildikçe edebiyat, kasten daraltılmış bir çemberden dışarı sızmayı başarabilir hayat. Ne var ki, ne yazık ki, erkeklere ait bir ayrıcalıktır kent gezginliği. Minder dirsekli kadınlar böylesi bir ayrıcalıktan yararlanamazlar.

 

30.06.2002

 

İzlenme : 2359
Geri Dönmek İçin Tıklayın
www.elifsafak.com.tr      :                                                         © 2006 - 2017 www.elifsafak.us